Ana Sayfa / Haberler / Dünya / MUSTAFA’NIN AHISKA MACERALARI

MUSTAFA’NIN AHISKA MACERALARI

A. GİRİŞ

1965-1979 yılları arasında dünyaya gelen benim de içeri­sinde bulunduğum kuşağın en önemli özelliklerinden birisi tek­nolojik açıdan baş döndürücü de­ğişimleri yaşamış olmasıdır. Posof’un köylerine 1983’ten sonraki yıllarda elektrik geldi. Evimize elektriğin bağlandığı ilk günü hatırlıyorum… Meğer o güne kadar karanlıkta yaşamışız…

Elektriğe doya doya bakmak isti­yordum ama baktıkça gözlerim kamaşıyordu. Babamla sandalye­lere oturmuş elektriği izliyorduk. Arada kesilip tekrar gelen elekt­riğin kesilmemesi için dua edi­yorduk. Elektriğin gelmesiyle birlikte köyde hayat değişti. İlk önce Rahim Emigil’e siyah beyaz televizyon gel­di. Çocuk olmanın avantajıyla zamanlı zamansız kapılarını çalıp: “Televizyon izlemeye geldik.” di­yorduk. Çok iyi insanlardı. Kimseye gelme demez­lerdi. Bir süre sonra artık her ev öyle ya da böyle siyah beyaz bir televizyona kavuştu. Daha sonraları evlerin en güzel köşelerini renkli televizyonlar ka­pacaktı. Zamanla televizyondaki filmler beğenilme­yince Almancıların da katkılarıyla videolar alındı.

Hayat, televizyonlarda görülen ve duyulanlardan hareketle şekilleniyordu. Hiç unutmam, annem bir gün kahvaltı sofrası hazırlamıştı. Kendi ineğimizden süt, çeçil peyniri, tulux peyniri; yumurta, kaygana ve kendi ekmeği­miz, ne varsa. Şükür sofra dolu ve hepsi bizim.

Bugün o kahvaltıyı köy kahvaltısı diye normal kah­valtının iki üç katına pazarlıyorlar. Her çocuk gibi ben de televizyondan reklamları izliyordum. Bizim kahvaltıda yediklerimizden hiçbirinin reklamı yok! Varsa yoksa çikolata reklamları. Çocuklar ekmeğe sürüyor, lezzetle yiyorlar. Ben reklamları izledikçe canım gidiyor. İşte onlardan etkilenmişim. Bir gün anneme dedim ki: “Çikolata istiyorum. Her gün süt, her gün yumurta, kaymak, artık yeter!” O kadar ısrar etmişim ki annem imkânı olsa hemen gidip alacak. Üzgün bir tavırla: “Para yok oğlum. Sonra bu kahvaltı­ya ne olmuş.” dedi. Ben ısrar edecektim ki bir anda annemin çaresizlikle söyledikleri içime tesir etti.

Artık hayat değişiyordu. Neyse asıl değişim akşamları büyüklerden dinlediğimiz hikâyelerde oldu. Televizyonun gelmesiyle o hikâyeler de bitti. Onları ne bir yaşlı anlattı ne de bir çocuk dinlemek istedi. Bıçakla kesilir gibi… Aradan bunca yıl geçti babamdan ve yakın komşumuz Mehemmed amca­dan dinlediğim o hikâyelerin tadını unutamadım. Kendimi yokladım, dinlediğim hikâyelerden kırık dökük de olsa dört tanesi hâlâ hatırımda. Hele bun­lardan bir tanesi var ki onun yeri bambaşka. Onu dinlerken aldığım hazzı değme filmden almadım.

Bu hikâyeyi diğer hikâyelerden farklı kılan neydi? Öncelikle anlatıcı olayın kahramanlarından biriydi. Yani babam olayı yaşayan kişi olarak an­latıyordu.[*] Biz, “Gerçekten mi?” deyince kafasının kırıldığı yere geldiğinde elimizi tutup kafasına götürüp hakikaten şekli bozuk yere elimizle do­kunduruyor ve bizi ikna etmeye çalışıyordu. Ne kadar şüpheyle karşılasak da inanmak hoşumuza gidiyordu. Hikâyenin mekânları da tanıdıktı. Olay, köyün altındaki bizim tarlada başlıyordu, sonra ülke sınırının dışına çıkıyordu. Dinleyiciyi de olaya dâhil eden yönleri ve içerisinde olağanı zorlayan bazı olaylar da vardı. Bazen güldürüyor bazen hüzünlendiriyordu. Çocuk hâlimizle bu hikâyeyi dinlerken âdeta ufkumuz açılıyordu. Yakın köy­den halamın çocukları gelince o gece mutlaka bu hikâyeyi dinlemek isterlerdi. Babam da onları kır­maz, anlatırdı. Hikâyeyi defalarca dinlemiş, baştan sona ezberlemiştim. Buna rağmen dinlemekten bıkmıyordum…

Üniversitede derleme ödevi olarak bu hikâyeyi hazırlamış ve arkadaş grubuna da anlatmıştım. Onların da çok hoşuna gitmişti. Bu hikâyenin der­lenmiş, yazılmış hâli varsa da ben rastlamadım. Eğer derlenmemişse bu çalışma hikâyenin derle­mesi olmayacak. Dinleyicinin kaleme aldığı şekil olacak. Hikâye birkaç önemli farkla aşağıdadır. Birincisi hikâye birin­ci tekil şahıs ağzıyla anlatılıyordu.

(Yaptım, ettim.) Aşağıya üçüncü tekil şahıs anlatımıyla aktarıldı: Fiiller, yaptı, etti. İkinci fark ise hikâye Posof ağzıyla anlatılırken aşağıya yazı diliyle aktarılmıştır. Üçüncüsü hikâyede iki bölüm ve o bölümlerden biriyle bağlantılı olan (Men Tada) adı değiştirilmiştir.

B. HİKÂYE

Hikâyemizde geçen olay, yur­dumuzun kuzeydoğu sınırında meydana gelir. İlkbahar zamanı bir adamla on iki on üç yaşlarında­ki oğlu, köyün altında, Gürcistan sınırına iki üç kilometre uzaklıktaki tarlalarına giderler. Sabahleyin tar­layı sürmeye başlarlar.

Vakit öğle olmuş ve öküzler yo­rulmuştur. Babası pulluğu tutmakta, oğlu ise öküz­leri sürmektedir. Baba, çocuğa öküzleri hızlı sür­mesini söyler. Çocuk öküzlere acıdığı için elindeki kamçıyı vurmaya kıyamaz. Fakat babası oğlunu sık sık tembihler, hızlı sür, diye. Gergin bir vaziyette vakit ilerlerken babası bir daha bağırır: “Vursana öküzlere!” İki arada bir derede kalan çocuk sinirle ve canlarını yakacak şekilde iki öküze birden arka arkaya kamçıyı indirir. Bu arada pulluk taşa iliş­miş, öküzler duraklamıştır. Çocuk öküzlerin canını acıtınca, öküzler can havliyle bondruğa yüklenir ve bondruk ikiye ayrılır. Bondruğun yarısı bir öküzün boynunda, diğer yarısı öbürünün boynunda kalır. Bu duruma daha da kızan baba, bir eliyle çocuğu­nun kolundan tutar, diğer eline aldığı kamçıyla çocuğu dolandıra dolandıra vurur. Acıyan, öküz­lere acımasız vuran, ardından dayak yemekte olan çocuğun canı yanmıştır. Bir ceht ile elini babasın­dan kurtarır. Koşmaya başlar. İyice sinirlenen baba da arkasından koşmaktadır. Bir süre koşar ve ço­cuk yönünü sınıra doğru çevirir. Babası oğluna yetişemeyeceğini anlayınca durur ve arkasından ba­ğırır: “Sen akşama eve gelmeyecek misin? O zaman ifadeni alırım ben senin!”

Çocuk babasının elinden kurtulmuştur kur­tulmasına ama şimdi de onu bir korku sarar. Eve döndüğünde kendisini bir felâketin beklediğini ve artık eve dönmeyeceğini düşünür. Ne yapmalı, nereye gitmeli. Gidebileceği kadar uzaklara git­meli. Bu iç muhasebesi sonunda sınırı geçmeye, kaybolmaya karar verir.

Düşüncelere dalmış yürürken, birden iki ülkeyi birbirinden ayıran Ğırma Çayı’na geldiğini fark eder. Çayın içerisindeki bü­yük kayaların üzerinden zıplaya­rak ayağı bile ıslanmadan sınırın karşısına geçer. Çocuk buranın başka bir ülkenin sınırı olduğu­nu, hatta burada Türklerin de yaşadığını bilmektedir. Kendi köylerinden bazılarının oralarda akrabalarının olduğunu da duy­muştur. Sınır ortadan kesilmiş ve Türk köylerinin bir kısmı sınırın karşısında kalmıştır.

Çocuk önce kimselere görünmeden çevreyi dikkatle ko­laçan eder. Ağaç arkalarına sakla­narak tarla ve çayırdaki insanlara yaklaşır. Onları dinler. Bakar ki Türkçe konuşuyorlar. Buna çok sevinir. Kimselere görünmeden karşı tepeye çıkıp çevreyi ve köylerin yerleşimini seyrettikten sonra en yakın köye gitmeye karar ve­rir.

Yürüyerek köye gider. Köyün ortasındaki cami­nin önünde insanlar oturmuş konuşmaktadırlar. Çocuk onlara yaklaşamaz ama kendi yaşlarında bir çocuğun yanına gider: “Ben falan köyden geliyo­rum. Çalışacak iş arıyorum. Bu köyde kim çalıştırır beni?” der. Diğer çocuk: “Bilmiyorum!” dedikten sonra yardımcı olmak amacıyla adamların içinden birini çağırır, durumu ona birlikte anlatırlar.

Adam der ki: “Yeğenim seni burada çalıştıracak tek adam var, o da Reşit Ağa’dır. Kendi çocuğu­na der ki: “Sen Reşit Ağa’nın evine götür, bir danı­şın, belki çalıştırır.” Kaçak çocuk Mustafa ile diğer çocuk Şeref yolda giderken tanışıp sohbete başlar­lar. Evin önüne yaklaştıklarında ambarın köşesine bağlı köpekler havlamaya başlar. Az sonra ağanın hizmetkârı Bekir çıkar: “Ne var, ne oldu Şeref?” der. Şeref durumu anlatır. Bekir: “Siz az bekleyin ağaya bir haber vereyim.” der. Az sonra ağa ikinci katın balkonunda belirir. Posbıyıklı, iri yarı, sert görünüşlü biri. Merdivenlerden aşağı inerek ço­cukların yanına gelir. “Yeğenim hoş geldin. Nere­lisin, kimlerdensin?” der. Çocuk o anda düşünür ve aklına sınırın o tarafında bulunan babasının dayılarının köyü aklına gelir. Der ki: “Namniyavur köyünden, Kaba Alilerdenim.”

  • Peki, ne iş yaparsın?
  • Her işi yaparım.
  • Bahar geldi, Bekir’in işleri çoğaldı, ben de tam çoban arıyordum. Çobanlık yapar mısın?

Çocuk altın bulmuş gibi sevinçle:

  • Elbette yaparım.
  • Ama fazla para veremem. Çobanlığa kaç lira istiyorsun?
  • Karnımı doyur, kalacak yer ver; biraz da harç­lık; ne verirsen artık…
  • Tamam anlaştık!

Ağa yanındaki hizmetkârına dönerek:

  • Ahırın kenarına bir yatak ser, orada yatsın. Bundan sonra hayvanları bu otlatacak. Yarın sa­bahleyin hayvanları otlatacağı yerleri göster. Bekir:
  • Tamam, Reşit Ağa’m, der.

Bekir, ertesi gün, Mustafa’yı erkenden kaldırır. Hayvanları önlerine katıp onları otlatılacağı yere götürürler. Bekir, hayvanların otlatılacağı alanları, ormanı ve hayvanların su içeceği dereyi, kısacası çevreyi tanıttıktan sonra:

  • Al, şu çantada da yiyeceklerin var. Akşam altı­dan önce de getirme, der.

Mustafa, on iki inek, üç manda, altı düve, iki to­sundan meydana gelen sürüyü gütmeye başlar. İlk gün otlatacağı alanı tanımak için hayvanları çokça gezdirir. Akşam olunca da hayvanları geri getirir. Günler hızla geçmektedir. Mustafa çobanlık işinde ustalaşmıştır artık. Yalnız havalar iyice ısı­nınca bir sıkıntı peydahlanır. Özellikle düve ve tosunlar öğlen havanın en sıcak vaktinde, kaba sinekler onlara musallat olup ısırınca delirmişçesine sağa sola koşmaya başlarlar. Bu koşuşturma­da bazen hayvanlar gözden kaybolur, Mustafa’yı korkuturlar. Kimi zaman da ekili dikili yerlere gir­melerinden dolayı şikâyet gelir diye Mustafa tedir­gin olmaktadır. Aklınca bir çare bulur. Akşam eve döndüğü zaman Bekir’den lâzım olduğunu söyle­yerek ot arabasının ipini alır. Ertesi gün hayvanları otlatacağı yere gelince azgın düvelerin dördünü de boğazlarından ipe bağlar. Diğer iki düve hastalık­lıdır ve fazla rahatsızlık vermemektedir. Tosunlar da düveler kaçtığı için kaçmaktadırlar diye düşü­nür. Hakikaten o gün öğlene kadar hiçbiri bir yere kımıldayamamıştır hayvanların. Öğlen vakti dere­de su içirir. Hayvanları derenin yamacına sardırır. Deredeki suyun serinliğinde bir söğüt ağacının altına oturur. Diken ağacından düdük yapmaya başlar. Düdüğünü bitirir. Biraz çalar, sonra yeme­ğini yer. Sadece en arkadaki iki hayvan derenin ya­macında görünmektedir. Mustafa, uzandığı yerde uykuya dalar.

Zamanın içinde kaybolan Mustafa kalktığında ikindi gölgesinin çoktan üzerine vurduğunu gö­rür. Telaşa kapılır. Bir solukta derenin yamacına tırmanır. Koşarak ileride görünen karartılara doğ­ru gider. Yaklaşınca birkaç hayvanın yatmakta ol­duğunu görür. Kaldırmaya çalışır. Kalkmazlar. O an fark eder ki düvenin dili dışarıdadır. Diğer düve de aynı hâldedir. Telaşı artar. Meğer birbirine bağladığı düveler ipe düşmüşler. İp dolaşır onlar kurtulmak için koşturur, uğraşırlar ama kurtula­mazlar. Danaların iki tanesi ölmüştür. Mustafa ipi keserek açar. Heyecan ve korkudan titremektedir. Ne yapacağım şaşırmıştır. Durur düşünür ve karar verir: “Bu şekilde eve gidersem başıma belâ alırım. En iyisi buralardan kaçıp gitmek… Eve gidip da­naları iple bağlayıp öldürdüm desem, belki ağa da beni öldürür.” diye akıl yürüterek oradan hızla or­manlığa doğru koşmaya başlar.

Arkasına bile bakmadan yürüyen Mustafa or­manın kenarında biraz oturup dinlenir. Sonra kalkıp belli belirsiz yürümeye başlar. O köyden ilerideki köylere giden yola çıkar. Bir sonraki kö­yün içine girmez kenarından geçer. Ağanın bura­lara haber salıp kendini aratacağını düşünür. Köy­den hızla uzaklaşır. Hava kararmaya başlamıştır. Yolu takip ederek sonraki köye doğru yürür. Kalbi­nin hızlı hızlı atışı onda davul sesi etkisi yapmakta, bu sessizlik içinde kendi kendinden korkmaktadır. Ay ışığı altında yürüyerek bir sonraki köyü de ge­çer. Üçüncü köye gelince yürüyecek hâli kalma­mıştır. Ne olursa olsun daha ileri gidemem, diye düşünür. O köyde geceyi misafir olarak geçirip sa­bah erkenden yola devam etmeyi düşünür.

Köyün girişindeki ilk evin kapısını heyecan ve korkudan titreyerek çalar. Kapıyı açan beş altı ya­şındaki çocuk ve karnı burnundaki kadına:

  • Yolumu kaybettim. Beni bu gece misafir eder misiniz? der. Kadın bitkin bir durumda gördüğü çocuğa acır. Zaten o yöre halkı kapısına gelen mi­safiri geri çevirmezmiş. Kadın:
  • Adam evde yok. Onun için seni evde misafir edemem, ama ahırın yanında bir göz odamız var, istersen orda kalabilirsin, der. Çocuk bu cevaba çok sevinir:

– Zaten sabah erkenden gideceğim, der.

Kadın evin kapısında durur. Kadının oğlu, Mustafa’yı kalacağı yere götürür ve geri döner. Mustafa rahat bir nefes alıp uzanacakken kapı çalınır, ev sahibinin oğlu yemek getirir. Açlıktan gözleri kararan Mustafa bu yemeğe de çok sevinir.

Yemeğini yiyip yatar. Bu geceyi kazasız belâsız at­latırsam, yarın daha uzaklara giderim, diye mırıl­danır.

Yatmasının üzerinden iki üç saat geçmiş­ken kapının çalındığını duyar. Ev sahibinin oğlu İbrahim’in sesi olduğunu fark eder. O kapıyı açma­dan elinde lambayla İbrahim içeri girer. Telaşla ne olduğunu soran Mustafa’ya, İbrahim:

-Annemin sancıları erkenden başladı. Komşu kadınları çağırdık. Onlar annemin yanında duru­yorlar. Bana da aşağı mahalleden doğum yaptıran Almas Nene’yi getirmemi söylediler. Ortalık ka­ranlık, korkuyorum. Sen de benimle gelir misin? Mustafa kabul eder.

Birlikte gecenin karanlığında ve çamurun için­de yürüyerek köyün aşağı mahallesine giderler. Almas Nene’yi uykudan kaldırırlar. Durumu anla­tırlar. Nene, çamurda yürüyemem diye biraz naz­lanır. Mustafa onu sırtında taşıyarak götüreceğini söyler ve yola çıkarlar. Bu yaşlı ve zayıf kadını zor taşıyabilmektedir. Nene’yi ara sıra bir taşın üstüne koyarak dinlenir; böylece sefer tamamlanmış olur. Mustafa tekrar odasına gidip uzanır ama bir de Nene’yi geri götürmek var. Her an kalkmak üzere uyur.

Bir iki saat sonra ev sahibinin oğlu sevinçle Mustafa’yı uyandırır:

-Bir erkek kardeşim daha oldu. Her şey tamam. Şimdi Nene’yi geri götürmemiz lâzım, der. Musta­fa, çocuğa bakar, çocuk da yorgundur. Ona: “Se­nin gelmene gerek yok. Ben evi nasıl olsa bulurum. Nene’yi bırakıp gelirim.” der.

Nene’yi tekrar sırtına alan Mustafa yürürken yolu şaşırır. Sırtındaki Nene’yle köyün içinde epey­ce dolaşır. Vakit sabaha yaklaşmaktadır. Yorulan Mustafa, Nene’yi bir kayanın üzerine koyup biraz dinlenmek ister. Yavaşça kaya zannettiği yere ne­neyi indirir. İndirdiği anda suyun sıçrayışı ve “cul- lup” sesiyle irkilir. Arkasına döndüğünde Nene yoktur. Telaşa kapılır. Dikkatle baktığında, kaya zannederek bıraktığı yerin, bir kuyunun ağzı oldu­ğunu görür ve titrer. Ne yapacağını şaşırır. Kimse yoktur. Elini uzatır, bakınır ama iş işten geçmiştir. Nene’den hiçbir işaret yoktur. Biraz daha uğraşır.

Nene’nin ölüp kuyunun dibine indiğini anlar.

Zavallı Mustafa durur düşünür: Eve geri gitsem kime ne anlatacağım, sonra bana inanırlar mı, ba­şıma belâyı almış olacağım, kaş yapmak istedim ama göz çıkardım, ne yapayım elimden hiçbir şey gelmez; en iyisi kimseye görünmeden buralardan uzaklaşayım. Nene, sana Allah rahmet eylesin, de­yip ağlayarak tenha yerlerden köyün dışına doğru koşar.

Köyden epeyce uzaklaştıktan sonra güneş alan bir çalılığın içine saklanıp uzun süre uyur. Öğlene doğru uyandığında karnının açlığını tarlalardan topladığı çunaçuna denilen ve lezzetle yenilen ot­larla giderir. Bu arada da düşünüp daha uzak bir yerlere gitmeye karar vermiştir.

Yola düşer ve yaşadıklarını düşünmeye başlar. Yine aklına evi ve ailesi düşmüştür. Babasına karşı olan kızgınlığı ağır ağır geçmektedir. Evden kaçtı­ğına da pişman olmuştur. Başına gelenlere inana- mamaktadır. Bununla birlikte bir kere evden kaç­tım artık dönmek olmaz, diye düşünmektedir. Dü­şüncelere dalmış bir hâlde giderken birkaç köyden geçmiştir, saatlerdir yol yürümektedir. Yol kena­rında gördüğü yenilen otlarla karnını doyurmak­tadır. Çamurlu bir yola girmiştir. Yağan yağmur, buraları çamur gölüne çevirmiştir. İleride bir ka­rartı görür. Yaklaştığında dizlerine kadar çamura saplanmış bir eşek, kenara indirilmiş dolu çuvallar ve eşeğin sahibini görür.

Adamla selamlaşır ve konuşurlar. Adam ileri­deki köyün değirmeninde un öğütmüş, dönüşte eşeği çamura batmıştır. Mustafa’dan yardım ister. Eşeği çamurdan çıkarmak için uğraşmaya başlar­lar. Adam eşeğin baş tarafından kaldırmaya uğ­raşırken, Mustafa kuyruk tarafından kaldırmaya çalışır. Epey uğraşırlar ama çıkaramazlar. Ara sıra eşek anırır. Sahibi kızar. Mustafa bu işten zevk ala­rak uğraşır. Mustafa bir ara eşeğin kuyruğundan kaldırırken kuyruğun kopmak üzere olduğunu fark eder ve eşeğin anırmasının arttığını, bunun se­bebinin de kuyruk acısı olduğunu fark eder. Mus­tafa düşünür, bu iş benim üzerime kalırsa işim yaş. Bir yolunu bulup bu işi düzeltmeliyim. Adama:

– Biraz yer değişsek, ben baş tarafından kaldır- sam daha iyi olur. Çünkü bu tarafı daha ağır ve ben hiç kımıldatamıyorum, der. Adam kabul eder. Mustafa, eşeğin kulaklarından, baş tarafından çekerken adam da kuyruğundan kaldırmaya ça­lışır. Daha önce üçe kadar sayıp birlikte çekerler. Çekiş o çekiş… Eşeğin kuyruğu kopar. Adam, kuy­ruk elinde, boylu boyunca sırt üstü çamura düşer; Mustafa’nın yüzüne bakar, ayağa kalktığı anda du­rumu fark eder. Küfürler savurarak üzerine yürür.

Mustafa fırlar, bütün gücüyle koşmaya başlar. Adam kovalar, Mustafa koşar ama can havliyle koşan Mustafa’yı yakalamak ne mümkün. Adam, tehditler savurarak geri döner. Mustafa ardına bakmadan koş­maktadır.

Mustafa yürüyüp bir köyü geçer. Son­raki köye geldiğinde akşam olmuştur. O köyde de bir kapıyı çalar. Yolunu kaybet­tiğini, bir akşamlık misafir olmak istediği­ni söyler. Kadın: “Gel evladım, seni kapıda bırakacak değiliz ya!” der. Çocuk sevinir.

Mustafa’nın karnını doyururlar. Vakit geç­miştir. Mustafa’nın yorgun olduğunu an­layan kadın: “Oğlum yatacak yerin hazır, is­tersen kalk uyu.” der ve yatacağı yeri göste­rir. Mustafa tam yatacağı sırada evin kapısı çalınır. Evin kızı babasının geldiğini söy­ler. Kadın, Mustafa’nın kapısını çalarak,

“Bizim adam geldi, onunla bir merhabalaş da öyle uyu!” der. Elbiselerini çıkarmış olan Mustafa bu sözleri duyunca hiç de memnun olmaz. O sıra kapının gi­rişinde kızla babasının konuşmasını duyar. Neden bu kadar geciktiğini soran kıza, adam: “Sorma başı­ma neler geldi, neler.” der. Ve adam eşeğin kuyruğu­nu kızına göstererek: “Bak, iyi bak. Bak da kuyruksuz eşek gör.” der. Mustafa bu sesi tanır. Bu adam yol­da eşeğinin kuyruğunu kopardığı adamın sesidir.

Adamın sesi gittikçe yaklaşmaktadır. Mustafa elbi­selerini giymeye vakit bulamaz. Odanın kapısının arkasına saklanır. Kadın avluda kocasına misafir­den bahseder. Adam çuvalları indirir. Kadın eşe­ği ahıra götürür. Adam, elinde lambayla misafirin odasını tıklatıp içeri adımını atar. Kapının arkasın­dan çıkan Mustafa lambaya üfleyip söndürdükten sonra koşmaya başlar. Adam ilk anda Mustafa’yı görür görmez tanımıştır. İkinci defa elinden kaçan Mustafa’nın arkasından koşmaya başlar. Adam köpekleri de alarak Mustafa’yı takip eder. Mustafa can havliyle tazı gibi koşmaktadır. Gidip ormana yakın bir yerde büyük bir ağacın üzerine çıkar. Sa­baha kadar o ağacın üzerinde durur. Ara sıra uyu­yacak gibi olsa da dayanır ve ortalık aydınlanmaya başlayınca ağaçtan inip yola koyulur. Öğlene ka­dar yürüyüp o çevreden iyice uzaklaşır.

Öğlen vakti bir köye varır. Karnı zil çalmaktadır. Köyde biraz dolaşır. Çeşmenin başında bir kadını, kesilmiş tavuğu temizlerken görür. Canı tavuk çeker. Bu tavuğu takip etmeye koyulur. Kadın te­mizlediği tavukla birlikte su doldurduğu testilerle eve döner. Aradan bir saat geçmiştir. Oralarda aç aç kıvranırken kadının tekrar çeşmeye geldiğini görür. Hemen koşar eve. Bir ekmek parçası bulur; sobanın üstündeki tencereden tavuğu alıp ekme­ğin arasına koyar. O anda dışarıdan bir ses gelir. Meğer evin adamı dışardan öğlen yemeğine gel­miş. Onu görünce saklanmak için ambara girer. Az sonra kadın gelir. Adamla kadın bir çuvalı tutup ambara girdiklerinde Mustafa’yı görürler. Adam, eve bir yabancıyı almış olmasından dolayı karısına kızar. Mustafa’nın yakasına yapışır ve yumrukları indirmeye başlar. Mustafa yaptığı hırsızlığı ancak epeyce dayak yedikten, kafası kırıldıktan sonra anlatır. Ekmeğin içinde tavuğu gören adam, karı­sının söyledikleriyle ikna olur. Mustafa da yediği dayaktan sonra hikâyesini anlatmadan, adamlarla birlikte karnını doyurup yola koyulur.

(…)

Mustafa oradan uzaklaşırken derin düşünce­lere dalar. Evden kaçtığından beri başından belâ eksik olmamış, her işte aksilikler onu bulmuştur. Kaçtığına bin pişmandır. Geri dönmeyi hem iste­mekte hem de alacağı tepkiden çekinmektedir. Bu tereddütler içerisinde, “Başıma daha büyük belâlar almadan ben geriye döneyim.” der. Sorup soruş­turarak sınırı bulur. Geri dönüp evine geldiğinde anne ve babasının da günlerdir perişan bir hâlde onu beklediklerini görür. Ama ne babası ne anne­si onu yargılamaz ve kızmazlar. Geri döndüğüne herkes sevinir. O gece evde bir bayram yaşanır.

C. SONUÇ

Elektrik, televizyon, cep telefonu. Bunlar ina­nılmaz güzel şeyler. Hayatımızı inanılmaz güzel­leştiriyorlar, gereği gibi kullanırsak. Bunun yanın­da eskinin güzelliklerini de unutmazsak onlar da yaşantımıza bir renk katar diye düşünmekteyim.

 

[*] Babam merhum Binali Kalaycı (1341/1925-1996), ehli dil bir in­sandı. Kışın gece oturmalarının aranan kişisiydi. Herkes onunla şakalaşırdı. Her olayı hikâye gibi anlatırdı. Babamın anlatması­na göre bu olay, bizim köyün aşağısında başlıyor; çocuk Ahıska köylerini dolaşıp geliyor. Ama bunun ne kadarı gerçek ne kada­rı kurmaca bilmiyorum. ÜK.

 

Yazar: Ünal KALAYCI

Kaynak: http://www.ahiska.org.tr/?p=5216

Hakkında rasimefendi

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

AZERBAYCAN’DA BİR AHISKA KÖYÜ: ŞİRİNBEYLİ

Bilindiği gibi Ahıska Türkleri günümüzde dünyanın muhtelif yerlerinde dağınık olarak yaşamaktadırlar. 1944 yılı sürgününden sonra …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir